Akın Gençer

1988 yılının Temmuz ayında İstanbul'un güzide ilçelerinden Üsküdar'da hayata gözlerimi açtım. Anneyle misafirliklere veya alışverişe gitme, oyuncaklarla oynama, terlikle dayak yeme, kendini süper kahraman sanıp koltuktan koltuğa atlama, okuma yazma öğrenme gibi hayal gücü geliştirici egzersizleri saymazsak en verimsiz çağ olan ilk yedi yılımı olabilecek en verimli şekilde geçirdim.

1995 yılında mahallmizde bulunan devlet okullarından Hasan Şadoğlu İlköğretim Okulu'nda eğitim hayatıma başladım. 8 yıllık eğitimimi tamamladıktan sonra girdiğim Anadolu Lisesi sınavlarını kazanamadığım için yine aynı mahallede bulunan Hasan Şadoğlu Lisesi'nde liseyi bitirdim.

O dönemlerimde çok fazla okumaya istekli olmadığımdan, daha doğrusu okulun bana ilerleyen hayatımla ilgili birşeyler katabileceğini düşünmediğimden yarım yamalak hazırlandığım üniversite sınavlarında da süper bir başarı elde edemedim. Bu sonuç hiç kimse için sürpriz olmamıştı zaten. 185 puan barajını geçtiğim için sadece bir title olması ihtimalini severek, Anadolu Üniversitesi'nin Açıköğretim Fakültesi Kamu Yönetimi bölümüne kaydımı yaptırarak bir tanıdğımızın inşaat firmasında 19 yaşında "ofisboy" olarak iş hayatına atıldım.

Başlarda para kazanmak güzeldi. Yaşıtlarım üniversite sınavlarına tekrar tekrar çalışırken, benim cebimde (o zamanlar bol keseden kart dağıtan bankaların) kredi kartları vardı. Ancak sonradan 10 yıl sonrasını düşünmeye başlayınca işler bir anda çirkinleşiyordu. Geleceğim için nasıl yatırım yapabilirim diye düşünürken bir ampul yandı. Hani vardır ya, bir yabancı dili duyarsınız ve bir şey anlamasanız bile o dilin fonetiği hoşunuza gider. Fransızca yada İtalyanca tabiri caizse "ana bacı küfretseler", bazılarımıza romantik gelir mesela. Benim de çocukluğumda Antalya'da duyup da beğendiğim bir dil vardı. Rusça. Kadıköy'de bir Rusça kursuna yazıldım. Üç ay süren git gelden sonra anladım ki ben konuşmadan dil öğrenirsem, öğrendiğimi unutuyorum.

2008 yılında internetten yurtdışında bulunan bazı dil kurslarını araştırdım. Sonunda Rusya'nın St. Petersburg şehrinde bulunan St. Petersburg Devlet Politeknik Üniversitesi'nin hazırlık sınıfında dil eğitimi almaya başladım. Bir yılın sonunda dil eğitimini bitirip Türkiye'ye döndüm. Her ne kadar ben Türkiye'ye gelmiş olsam da aklım orada kalmıştı. Aileden uzak özgür yaşam, tüm dünyadan gelen yabancı öğrencilerin bulunduğu üniversite ortamı, daha fazla medenileşmiş toplum, ucuz alkol ve tabi ki geride bırakılan üniversite aşkı. Fotoğrafa bakıp da "Bu çirkin ve aşk aynı cümlede mi?" demeyin. Her kör malın bir kör alıcısı vardır. Allah herkese çirkin şansı versin.

Kız orada, ben Türkiye'de olunca olmadı tabi. Derhal bir çözüm bulup onun yanına gitmem gerekiyordu ve ben siyasi sığınma dahil her ihtmali değerlendirirken annem, "Git orada üniversiteye gir bari, belki okursun üniversite mezunu olursun" dedi. Canım anam, garip anam, çilekeş anam. O üniversite peşinde, ben kız peşinde. Memnuniyetle kabul ettim ve yine "St. Petersburg State Polytecnical University, Insitute of International Education Programs (СПБГПУ ИМОП), faculty of International Relations" birinci sınıftan Rusça üniversite eğitimine başladım. Bilinçaltımın gizli köşelerinde saklanmış ve hep Uluslararası İlişkiler okuyup, diplomat olmak isteyen Akın çıkmıştı ortaya. Lise dönemi Tuncay Özkan'lı Kanaltürk izleyerek geçmiş, siyasete ilgi duyan, Atatürk ilkelerine bağlı ve milliyetçi bir genç için Türkiye ismiyle "Siyasal Bilgiler Fakültesi"nde okumaktan daha zevkli ne olabilirdi ki. Hatırlamayanlar için hatırlatayım, o zamanlar baĞzı birileri protokol sıralarında yanyana dizilmek suretiyle "Dön artık bitsin bu hasret" diye gözyaşı döküp, baĞzı "olimpiyatların" logolarını paralara basıyorlardı. O zamanlar daha FETÖ kısaltması ortada yoktu, ama biz kısaca FETOŞ derdik kendisine. Milyonların gelincik tarlası olduğu günlerdi. Bu arada merak edenler için söyleyeyim, kendisi için Rusya'ya geldiğim kızla ayrıldık. Kısmet işte.

2014 yılında hobi olarak okuduğum ders kitaplarının üzerine biraz da zorla öğretilenleri zorla ekleyerek, 5 üzerinden 4.0 ortalama (Rusya'da üniversite not sistemi 5 üzerinden, Türkiye'de 4 üzerinden sanırım) ile mezun olup, ülkeme döndüm. Uber süper Rusça ile Rusya'da dolgun maaşlı iş falan bulurum sandım uzun süre ama benim okulun bitmesini müteakip zaten Rusya'da ekonomik kriz çıkmıştı. Tam kriz toparlanıyor derken bu sefer Rus uçağının düşürülmesi son nokta oldu. Baktım o taraflardan umut yok, e Türkiye'de de askerliğini yapmayınca işe almıyorlar malum. Zaten YÖK de diploma denkliğini yeni vermişti. Uçak olayının gecesi ben içtim bir şişe viskiyi, ertesi sabah doğru askerlik şubesine.

2016'nın Şubat ayında kısa dönem er (6 ay) olarak gittim askere. Evet doğru hesapladınız, 15 Temmuz günü de askerdeydim. Ağrı'da askerlik yaptım ben, neyse ki FETOŞ bizim oralara sızmamış. Bize kimse "Yürüyün, çıkıyoruz!" demedi. İstihbarat bize her gün bomba yüklü minibüs plakaları getirsede, köprüde beyinsiz bir yobaz tarafından linç edilmediğim için belki daha şanslıydım. Çünkü beyni olmayan, askerliğini bile yapmamış ve hayatı boyunca "onlar laik" diye TSK'dan nefret etmesi gerektiği aşılanmış "demokrat görünümlü" bir yobaza, "Er rütbesinde olan bir asker sadece emri uygular, ve emri uygulamazsa suç işlemiş olur" u anlatamazsın. Sen anlatırsın da, o anlamaz.

Kıssadan hisse askerlik bitince İstanbul'a döndüm. Genelde her anne babanın, keşke bizim oğlan da böyle olsa dediği "Uzun uzun plazalarda çalışan, takım elbise giyen, 3000 TL maaşlı, sigortalı, terfi almak için yöneticilerine ucuz numaralar çeken, sabahları metrobüse binemye çalışan, iş çıkışı köprü trafiğine giren, yazın yaptığı tatili 12 ay taksitle ödeyen, kredi çekip sonra borcunu başka bir ihtiyaç kredisiyle kapatan" modern köle sınıfının bir bireyi olmak için çok uğraşsam da olamadım. Hepsi "Biz size geri dönüş yapacağız" dediler, sadece birkaçı olumsuz dönüş yaptı. Ya aptal bir insanım, ya da Allah'ın sevgili kuluyum. Orası tam bir belirsizlik.

Bu güne kadar bu şekilde iş aradım bulamadım, bazı kişilere göre de iş beğenmedim. Derken şans eseri Karadağ'ı keşfettim. 1€ (Bir avro) sermayeli şirket kur, oturma çalışma iznini al, 2 yıla kalmaz da AB üyesiyiz diyorlardı. Bizimkilere bahsettim. Son bir kıyak yapsanız da ben kaçsam buralardan mesajını verdim alttan alttan. Babam, çocukluk arkadaşım (o da üniversiteli işsiz) ve ben bakmak için Podgorica'ya doğru yola çıktık. Tersi düzüne denk geldi, biraz da gaza geldik ve birden şirket sahibi oluverdik. Baba mesleği ile şansımızı deneyip, duruma göre başka sektörlere de girerek hayatımızı ne kadar idame ettirebileceğimizi göreceğiz artık...